Tanım
Şiir,edebiyat,eğitim,sağlık,dahil her konuda bilgilendirmeyi paylaşımı bulabilirsiniz..
Bağlantılarım
*
*
*
*
Kategoriler
|
Yedi Tepeden kadın Pişmanlıkları
YEDİ TEPEDEN KADIN PİŞMANLIKLARI
Kadın çocuğunu yıllarca dövmüştür. Bir gün çocuğu bir kazada ölünce dizlerini döverek keşke vurmasaydım diyerek pişman olmuştur. Kadın işyerinde çok rahattır ama maaşı azdır. Bir gün iyi bir iş teklifi alır. Diğer işe göre maaşı da olduça dolgundur. Yeni işine merhaba der. Bir süre sonra aksilikler ve huzursuzluklar baş gözterir. Keşke sırf maaşı için bu işe geçmeseydim diye pişman olur. Kadın annesini dinlememiş, aşık olduğu adamla evlenmiştir. Annesinin söylediği; "O adam sorumsuzun teki". Lafını hiç kaale almamıştır. Evlendikten hemen sonra ise annesinin haklılığı ortaya çıkmış, "Keşke annemi dinleseydim" diyerek boşanmak üzere olduğunu ve pişmanlığını en yakın arkadaşı ile paylaşmıştır. Kadın bir derginin genel yayın yönetmenidir. Bir gün dergide çalışan yazarlardan birinin yazılarına sansür uyguladığı için, çalışanını başka bir dergiye kaptırmıştır. Giden yazar bir gün Türkiye'nin en önemli kadın yazarlarından biri olunca pişmanlığını hiçbir yazarla paylaşamamıştır. Kadın yaz tatili için güneyde lüks bir otele gitme fikri sunan eşinin bu teklifini, sırf daha ucuz ve sade bir yere gitmek adına kabul etmeyip gittiği otelinin denize oldukça uzak, klimasız ve havuzsuz olduğunu görünce pişman olmuştur. Kadın bir gün evdekilere yabancı bir mutfağın ünlü bir yemeğini pişirme karar alır. Yemeği pişirmiş herkesi sofraya çağırmıştır. Sofradakiler ilk lokmadan sonra yemeği bırakışlar ve yüzlerini buruşturmuşlardır. Kadın; "Benim ne derdime bu ecnebi yemeğini pişirmek, yapsaydım işte şöyle kuru fasülye_pilav" diyerek yemeği çöpe boşaltırken pişman olmuştur. Kadın çocuğunu bir yarış atı gibi bir sınavdan diğerine, bir kursdan öbürüne, bir özel dersden diğerine gönderirken guru duysada bir gün çocuğunun aşırı derecede içe kapanık olduğunu psikoloğa götürmüştür. Psikoloğun "Çocuğunuzda annebaba, aile kavramları yok. Bu kadar ders yoğunluğunun içinde sanırım çocuğunuzda panik_atak başlangıcı var. Tedavisi için düzeli terapiye gelmelisiniz." dediğinde kadın çocuğunu bu kadar yıprattığı için kendine kızmakta, bin pişman olmaktadır. Kadın psikolojik bunalım içerisindedir.Bir değişiklik yapmak istediği için daha önce hiç gitmediği bir kuaför salonuna gider. Saçlarını kestirir, boyatır. Kendisine ayna tutulduğunda eski halinin daha güzel olduğunu düşünerek bir anlık kararından dolayı pişman olur. Kadın pazarda yaptığı dantelleri satmaktadır. Hepsi de el emeği göz nuru olan bu dantellerin fiyatlarını çok düşük tuttuğundan akşam olduğunda tezgahında hiçbir malı kalmamış, hepsi satılmıştır ancak eline geçen para ona sadece 2_3 gün yeteceğinden mallarını değeri fiyatına satmadığı için pişman olmuş ve gözyaşları ile evine dönmüştür. Kadın en yakın komşusuna kocası ile arasındaki tüm aile sırlarını anlatmış ancak bir gün diğer komşuları kendisi ve anlattıkları hakkında konuşurken duymuştur.Komşusuna güvendiği için çok pişman olmuştur. Eskiler ne kadar güzel demişler: "Bir musibet bin nasihatten iyidir"... Erkeklerin sorunlara, kadınlara oranla daha pratik çözümler getirdiğini, kadınların ise sorunları daha iyi analiz ettiğini hiç hesapsız kabul ediyorum. Pişmanlıksız günler dileği ile...
|
Tarih: 10:03, 20/4/2007 |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Canım İstanbul
CANIM İSTANBUL
Pedro de Urdemas(16.yy) isimli seyyah, İstanbul için şunları söylemiş. "İstanbul'u Roma'ya, Venedik'e, Milano'ya, Napoli'ye, Paris'e veya Londra'ya benzetmek yanlış olur. Saydığım şehirleride gördüğüm için diyebilirim ki, hepsi biraraya gelse, tarihi önemi, mevkii, güzelliği, ticaret ve bolluğu bakımından hep birlikte İstanbul'a yetişemezler". İşte İstanbul bu kadar anlamlı ve etkileyici bir kent olmuş yıllar boyunca ve hala aynı özellikleri korumayı sürdürüyor. Birkaç haftadır İstanbul'da olduğumdan dolayı hep İstanbul üzerine yazıyorum. Bu belki size yani köşe yazılarımı okuyanlara garp geliyor olabilir ama uzaklardan da olsa duygularımı sizinle paylaşmak istiyorum sadece. Her adımında tarih kokan, her tarafı denize bakan bu kenti satırlara sığdırmak olanaksız aslında. Yirminci yüzyılda yaşamış Amerikalı romancı; Ernest Hemingway'in İstanbul'u anlatığı sözleri öteden beri etkilemiştir beni. Ona göre "İstanbul, filmlerden anımsadığımız bir karmaşa ve gizem kenti değildi kuşkusuz. Fotoğraflardan ve tablolardan hatırladığımız kent de değildi.Yaklaşan tren penceresinden uzanan kıvrımlı bir doğrultuda, güneşin kavurduğu ağaçsız bölümlere yayılmış bir evrendi İstanbul. Dört bir yanı denize açılan bu kentte; Denize giren küçük çocukların kıvancını izliyordum. Mavi suların hemen ötesinde kahverengi görünümlü Asya ile birleşen bir kentti İstanbul. Dev duvarların arasında gürüldeyen bölümlerde ahşap, derme_çatma yapılarla örgülü boyutsal bir tablo idi İstanbul..." Yapacak hiçbirşey bulamasanızda elinize çekirdeğinizi alıp deniz kenarında otursanız bile rahatlamış oluyorsunuz. Denize bakarak; Adalardan bir yar gelir bizlere, bizlere. Aman Allah gözlere bak gözlere... şarkısı dökülüyor insanın ağzından. Ben şarkıyı bitirir bitirmez kardeşim başlıyor söylemeyi; Sazlar çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde... Ardından arkadaşım; Biz Heybeli'de her gece mehtaba çıkardık... Düşünmeden edemiyor insan, acaba dünya üzerinde şarkılara konu olmuş bir başka kent var mıdır? Vardır olmasına da, araştırdığım zaman dünyanın hiçbir kenti bu kadar şarkıya konu olmamış ve bunu öğrenince bir İstanbullu olarak çok gurur duydum doğrusu. Tarihi kimliği ve doğası ile dünyanın en güzel şehirlerinden olan İstanbul, tarih boyunca şairlere de ilham kaynağı olmuştur.Necip Fazıl'ın; "Canım İstanbul" adlı şiiri en sevdiğim İstanbul şiiiridir dersem diğer şairlere haksızlık mı ederim bilmiyorum ancak, Orhan Veli'nin, Nazım Hikmet'in, Sezai Karakoç'un, Ümit Yaşar Oğuzcan'ın İstanbul' a dair şiirlerini de yabana atmamak gerekir.
|
Tarih: 10:01, 20/4/2007 |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Ermeni Sorunu
ERMENİ SORUNU
Günümüz dünya politikasında sürekli tartışılır, 1915 yılında Osmanlılar tarafından Ermenilere karşı bir soykırım uygulanmış mıdır? Dünya medyasında gördüğümüz kadarıyla hemen hemen her gün Avrupa'nın bir ülkesinde veya diğer ülkelerde böyle bir olayın olduğuna dair kararlar alınmakta hatta kanunlar çıkarmaktadırlar. 39 dernek ve vakıftan oluşan sivil toplum kuruluşları 15_16 aralık tarihlerinde tarihsel, hukuki ve siyasi yönleriyle Türk_Ermeni ilişkilerini tartışan bir sempozyumu İTÜ Maçka yerleşkesinde Mustafa Kemal Anfisinde yaptılar. Özellikle anılar ve sergiler bölümünde Erzurum'dan da bu acı olaylara tanık olanların torunları ve yakınları katılıp, Ermenilerin yaptıkları katliamları anlattılar. Fakat ne ilginçtir ki bu sempozyuma davet edilmek üzere Ermenistan'dan hiçbir bilim adamı gelmedi. İşte söz hakkı! Nerelerdesiniz katliama uğradıklarını iddia eden Ermeniler? Anadolu'nun bugün halen yaşayan en eski kavimlerinden biri olan Ermeniler'in kökeni kaynaklara göre Urartulara dayanır. 451 Yılında toplanan Kadıköy konsilinin kararlarını benimsemeyen ve o tarihten bu yana Hristiyanlık içerisinde bağımsız bir kol olarak yaşamayı sürdüren Ermeni Kilisesi, bugün sekiz milyonu aşkın üyesiyle, Dünyada elli milyondan fazla üyesi bulunan kadim Ortodoks Kiliseler ailesine mensuptur. Bilinen en hümanist hükümdarlardan Fatih Sultan Mehmet kendi zamanına kadar Bursa'da bulunan ruhani reislik makamını 1461 yılında patriklik seviyesine yükseltmiştir. Böylelikle Müslüman bir sultanın Bir Hıristiyan patrikliğini kurması daha önce görülmemiş bir olay olarak tarihe geçmiştir. Bu Ermenilere verilecek en güzel cevaptır. Daha sonraları da Osmanlıların Ermenilere tutumu anlayış ve hoşgörüyle devam etmiştir. _ 1567 yılında ilk Ermeni matbaası. _ 1715 yılında Batı Ermenice grameri hazırlandı. _ 1790 Yılında Ruhbanlık dışı ilk Ermeni okulu, Tipranots Kumkapı'da öğretime açıldı. _ 1832 yılında İstanbul'un ilk Ermeni gazetesi yayınlanmaya başladı. _ 1858 Yılında ilk Ermeni tiyatro kumpanyası Hasköy'de perdelerini açtı. _ 1850'lerin sonunda Ermeni okullarının sayısı yalnızca İstanbul'da 40'ı aşıyordu yayınlanan Ermenice gazete sayısı ise 20'yi buluyordu. Bu topraklardaki geçmişi 2700 yılı aşan Türkiye Ermenileri bugün 70 bini aşkın üyesiyle Türkiye Cumhuriyetinin en büyük azınlık nüfusunu oluşturuyor. Büyük çoğunluğu İstanbul'da olmak üzere 33 Kiliseye, 20 eğitim kurumuna sahip olan Türkiye Ermeni cemaati ayrıca hastane, vakıf, dernek gibi cemaat kurumlarını da kendi bağışlarıyla ayakta tutuyorlar. Aslında bir Ermeni sorunu yoktur basitçe yaratılan bir akıl kargaşası vardır. Çünkü ordusu dağıtılmış, Etkinliği azaltılmış Osmanlı yönetiminin, Ermenileri daha az sorunlu bölgelere kaydırma kararı alarak, bunu uygulamasıdır. Ermeni nüfusunun güvenlik içinde Suriye ve Ürdün'e nakli istenmiş ve gereken önlemler alınarak bu nakil gerçekleşmiştir. Araştırılan belgelere dayanarak şunu söylemek istiyorum: Bu nakil sırasında eşkıya baskınları ve hastalıklar sebebiyle Ermeni ölümleri olmuştur. Ancak abartıldığı gibi hiçbir zaman yüzbinler rakamına ulaşmamıştır. Hatta bu olaylarda öldürülen Müslümanların sayısı devlet arşivlerinde fazlasıyla mevcuttur. Dolayısıyla Ermeni sorunu altında tüm Dünyada konuşulan "Ermeni soykırımı" yoktur.tam aksine Türk soykırımı vardır. Fransa da yapılan Ermeni soykırımı yasa tasarısının kabulünde ortaya çıkan sonuç çok acıdır: 400 bin Ermeni nüfuslu Fransa'da Ermeniler tek yumruk olarak bunu devletlerine kabul ettirirken 300 bin Türk nüfuslu (sayısı küçümsenmeyecek kadar) yine aynı Fransa'da Türk tarafında hiçbir mücadele girişim çaba yoktur. Bundan ders alınmalıdır. Sadece Fransa'ya değil tüm Dünya'ya tarihi, siyasi ve hukuki alanda cevap verebilmeliyiz.
|
Tarih: 09:59, 20/4/2007 |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Her Şey Boş Değil
HER ŞEY BOŞ DEĞİL
Her şey boş diyorlar birileri. Peki boşlukları doldurmak mümkün mü? Genel anlamda hayatın bin bir türlü rengi var aslında. En başta kısa anlardan zevk almak… Bir çocuğun yüzünde bir anda beliren gülümseme… soğuk bir kış gününde beliren içilen bir bardak sıcak çay… Caddede yürürken kulağımıza hoş gelen bir müzikle yürüyüş ritmimizi değiştirmek…Birbirini seven iki insanın yüzündeki mutluluk… Haber bültenlerindeki başarılı gençlerimizin gururunu yaşamak… Gözlerimizi dinlendirerek açmak…. Okuduğumuz bir kitabın güzel bir cümlesinin altını çizmek… Huzurevindeki bir yaşlının elini öpmek, hayır duasını almak…Sabah kahvaltısını bir dostla yapmak güne enerjik başlamak… Kimsesiz bir çocuğun koruyuculuğunu üstlenmek… Camide kimsenin olmadığı bir anda dualarla Allah'a yakın olmak… Sakız satan bir çocuğun karnını doyurmak… Son sigaranızı söndürmek… Yazdığınız şiirleri veya yazıları başkalarının okumasındaki heyecan… Saç bakımı yaptırmak… Yeni bir ayakkabı almak… Bilgisayarınıza gelen güzel bir e mail… Palandökene çıkıp şehri izlemek… Yağmurun yüzünüze bıraktığı damlalar… Ateş böceğini görmekten… Uzun yürüyüşler yapmak… Borçlarınızı ödediğiniz zamanlardaki huzur… Çocuğunuza uçurtmayı tutmayı öğretmek... Tahlilleriniz temiz çıktığında ki sevinciniz… Bir filmin mutlu sonla bitmesi… Yaz tatilinde denize gitmek…. Bahar da pikniğe gitmek… Bir Hacı'nın getirdiği zemzem suyunu içmek…. Hiç görmediğiniz bir şehri gezmek… Güzel bir rüya görmek… Şehirden ayrılırken gözü yaşlı birini bırakmak…. İnsanların sizi dinlemesi… Boşlukları siz doldurun…. Hayat o kadar da boş değil….. Daha sayamadığım o kadar çok rengi var ki hayatın aslında…. Bu renkleri tabloda doğru doldurmak gerekiyor… Yanlış doldurulursa boş ve anlamsız… Evet ölüm de var.. Ama ben varken ölüm yok. Ölüm varken de ben yokum demiş üstat. Ölümden öte köy varsa neden yaşamın zevklerinden maruz kalır ki insan. Şu güzel bahar günlerinde bol oksijenli günler... |
Tarih: 09:58, 20/4/2007 |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
KİŞİ BİLDİĞİ KADAR DÜŞÜNÜR
KİŞİ BİLDİĞİ KADAR DÜŞÜNÜR...
Bazen bildiğimiz şeylerin dışına çıkıp belki de hiç cevabı olmayan şeyleri düşünürüz. Bir süre sonra artık bu soruların yükünü taşıyamaz birilerine sormaya çalışırız. Kimilerinin verdiği cevaplar bizi tatmin etmez. Kimilerinin o sırada bize cevap verecek hali yoktur. Kimilerinin ise cevap vermeye hiç niyeti yoktur… Sıkışıp kalırız. Kitaplara bakarız belki bir ipucu bulabiliriz diye. Ama bulamayız… Çözüm nerdedir? Kimdedir? Derken artık iyice bunalmışızdır. İnsanoğlu böyle durumlarda bir kapı arar, bir ışık arar ona yol gösterecek. İlham perisi mi dersiniz bilmem ama bu durum çok can sıkıcıdır… Aslında çoğu kimsenin farkına varamadığı şey cevapların insanın yine kendi benliğinde olduğudur. Benliğini ele geçiren parçalayan insan insan-ı kâmil olmamış mıdır? Yani sorduğumuz soruların cevapları aslında yine kendisindedir. Yani soruyu soran da biziz cevap da yine kendimizde olacaktır. Sözün kıssası kişi bildiği kadar düşünecek, sorduğu kadar cevap verecektir. Aşağıda anlatacağım hikâye bana bir hayli ilginç geldi. Hikâyenin sonundaki soruya vereceğiniz cevapları bekliyorum. Bu hikâyeyi içimizden biri yaşamış ve bir türlü cevabı bulamamış. Ama nihayetinde anlamış ki aslında cevap kendisinde… Adamın biri Almanya da çalışıyor. Tatillerden birinde Türkiye'ye geliyor. Biraz kafa dağıtmak için biraz da memleket deki eğlence ortamını merak ettiğinden bir bara gidiyor. Bir şeyler içtikten sonra Karşı masadaki bayanla göz göze geliyor. Bayanın bakışlarından cesaret alıp garsonu çağırıyor. Cebinden bir kağıt çıkararak garsona uzatıyor,bayana vermesini söylüyor.Garson kağıdı bayana götürüyor.Kadın kağıdı okur okumaz ayağa kalkıp kahramanımızın kafasına çantasını indiriyor.Bunun üzerine bar çalışanları adamın yanına gelip ne olduğunu soruyorlar.Adam şaşkınlıkla olayı anlatıyor.Adamın elindeki kağıdı okuyan bar çalışanları adamı sille tokat dışarı atıyorlar.Adam moral sıfır şekilde ve olayın şokunu atlatamadan eve geliyor.Anne ve babası ne olduğunu sorduğunda olayı anlatıp kağıdı gösteriyor ve neden böyle olduğunu anlamadığını söylüyor. Anne ve babası kağıdı okuyorlar adama kızıp evlatlıktan ret ediyorlar. Adam üzgün bir şekildeyken karısı geliyor adam ona da başından geçenleri anlatıp kâğıdı uzatıyor. Karısı kâğıdı okur okumaz evi terk ediyor ve boşanma davası açıyor. Adam günlerce yemeden içmeden kesiliyor. Bir gün parkta bankta otururken yanına bir adam geliyor oturuyor. Niye üzgün olduğunu soruyor. Adamda her şeyi anlatıp cebindeki kâğıdı gösteriyor. Kâğıdı okuyan diğer adam çok sinirleniyor ve adamı dövmeye başlıyor. Oradan geçen polisler olaya müdahale edip adamları karakola götürüyorlar. Karakoldaki komiser olayı dinleyip kâğıdı alıp okuyor. Şaşkına dönen komiser kahramanımıza kızıp nezarete atıyor. Bu arada kahramanımız hala şaşkın, bezgin ve şok halinde o gece hiç uyumuyor. Ertesi gün mahkemeye çıkan adam hâkim karşısında ağlamaklı başından geçenleri bir bir anlatıyor. Hâkim uzatılan kâğıdı merakla alıyor ve okuyor. Sonun da kararını açıklıyor. İDAM! Adam artık zaten canından bezmiş vaziyette idam gününü bekliyor. Nihayet idam günü geldiğinde cellât'ın yanında ölümünü beklerken cellât son isteğini soruyor. Adam cebindeki kâğıdı çıkarıp cellâda veriyor ve onu saklamasını söylüyor. Cellât kâğıdı alıyor ve okuyor. Cellât okur okumaz adamı öldürmekten vazgeçiyor. Adamın karmaşık bakışları karşısında cellât orayı terk ediyor. Nihayetinde kahramanımız kâğıttaki sırrı çözüyor… Sizce kâğıtta ne yazıyor olabilir? Cevaplarınızı bekleyeceğim… |
Tarih: 09:54, 20/4/2007 |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|